|
“İDEA-LOGOS”
Bilimsel verilerin son güncellemesine göre, Büyük Patlamayla doğan Dünya, bugün 15 milyar yaşındadır ve 4 milyar yıl önce başlayan canlı serüveni, 50 milyar canlı türüyle bir çeşitlenme göstermektedir. Bu canlıların 6 milyarını oluşturan insan, onca kalabalığın içinde, galip gelen bir medeniyet kurmayı başarmış olsa da, kendi türüyle olan çıkar zıtlaşması, onun hayatını “yengi-yenilgi” üzerine kurmuştur. Yani herkesin herkese karşı olduğu Dünyada, ünlü bir Arap atasözü durumu özetlemektedir: Kardeşime karşı ben, yeğenimize karşı kardeşim ve ben, yabancıya karşı yeğenim kardeşim ve ben. Ancak insanın insana olan karşıtlığının sebebi, yabancı korkusu olan zenofobiyle yani öteki kavramıyla açıklamak doğru ve yeterli değildir. Çünkü esasında, ötekini ezerek hayatta kalmanın altında “ideoloji sorunu” yatmaktadır. İdeolojiyi de, ekonomik çıkarlar ve üstün olma isteği şekillendirmektedir.
İdeoloji kıskacında bugün dünyada, 60 bin nükleer silah bulunmaktadır. Ülkelerin yurtseverlik veya ulusal güvenlik bahanesiyle, birbirlerini yok etmek için ideolojilere sığınmaları “utanç tarihini” yaratmıştır. Örneğin ABD, 1946-1989 yılları arasında Sovyetler Birliği ile çekişmesi dolayısıyla 10 trilyon dolar (doların 1989 yılındaki değeriyle) harcamıştır. Oysa ülkeler, ulusal sermayelerini savunmaya harcamak yerine, bunun küçük bir bölümünü açlığa, evsizliğe, bulaşıcı hastalıklara, cehalete, yoksulluğa ve çevrenin korunması için fon oluşturabilselerdi, bugün bu sorunlar olmayabilirdi.
Ülkelerin çekişmesinde kazanan tarafın (!) zafer elde etmediğine inanmaktayım. Çünkü küreselleşme dolayısıyla adeta dünya köyüne benzeyen yaşam alanlarımızda, hiçbir şey bağımsız değildir ve her şey birbirine bağlıdır. Bu sebeple birinin mağlubiyeti, suya atılan taşın oluşturduğu su halkaları gibi çevreye yayılmaktadır.
Abraham Lincoln’un “Kimseye garez duymadan, herkese merhametle…” cümlesindeki felsefeyi beğenirim. Çünkü bilirim ki, işbirliği yapan canlılar, evrim sürecinden başarıyla çıkmıştır. Ancak işbirliği yapmayan ve ortaklaşa hareket etmeyen organizmalar, yok olmuştur.
Biz insanlar, dünyada sadece 4 milyon yıldır varız ve teknik uygarlığımız henüz birkaç yüz yaşında. Kapalı ekolojik sistemimizi kavrayacak kadar bilmiyoruz/anlamıyoruz. Hayret verici boyutlara ulaşan teknolojiyi, ne zihinsel ne de duygusal olarak kaldıramaya hazır olmayan insan, teknolojinin büyük bir güç olduğunu ve onunla baş etmenin büyük sorumluluklar gerektiğini unutabilmektedir. Aslında teknolojiyle birlikte çok değiştik. Ancak bunun gelişmek manasına gelmediğini artık biliyoruz. On sekizinci yüzyılda Avrupa’dan Çin’e yelkenli gemiyle iki yılda gidiliyorken, teknolojinin icatları dolayısıyla bugün ışık hızıyla haberleşebiliyoruz. Öte yandan sanayi tesislerinin yol açtığı asit yağmurları, oksijen temin edilen ormanları tahrip etmektedir. Bu da en nihayetinde, tüm canlı alemini (hayvan familyası ve bitkileri de) etkilemektedir. Çünkü yaşamımız iç içe geçmiş durumdadır. Söylendiği üzere, birinin zararı diğerinin de felaketidir.
Örneğin hayatımızı kolaylaştıran buzdolabı, klima, araç vs. gibi teknolojik buluşlar, CFC denilen zararlı bir maddeyle çalışabilmektedir. Ancak 1974’de, Rowland ve Molina adındaki bilim adamları CFC’nin ozon tabakasını tehdit ettiğini ilan etmişlerdi. Bu şu manaya gelmekteydi: Ozon, Güneş’ten gelen morötesi ışınlara karşı kalkandı. Ozon tabakasının tahrip edilmesiyle, Dünyanın yüzeyine gelen UV ışınları gezegenimizdeki yaşam örgüsünü tehdit etmekteydi. Ancak stratosfere her yıl bir milyon ton kadar dağılan CFC’lerin patentine sahip olan DuPont şirketi, yılda 600 milyon dolar tutarında CFC pazarladığı için bu bilimsel alarma karşı, direnç göstermişlerdi. Neyse ki 1987 yılında uluslar arası platforma birçok devletçe imzalanan Montreal Protokolü’yle CFC üretimine sınırlama getirilmesi kararlaştırılmıştı. Ne var ki CFC üretimine tümüyle son verilse bile, atmosferin kendini temizlemesi 100 yıl sürecekti. Çözüm, CFC’lerin yerine geçecek, bize ve çevreye zarar vermeyen ve daha ucuz bir maddenin bulunmasıydı. DuPont şirketinin, HCFC’yi icat etmesi tümüyle çözüm olmasa da, Montreal Protokolü ardından alınan önlemler dolayısıyla, stratosferdeki klor düzeylerinin düşmeye başlaması sevindirici bir gelişmeydi.
Çağdaş Dünyamız, ideolojik sorunların kıskacında çözümler aramaktadır. Bu sebeple, dünyanın kimi sorunlarını deşifre etmiş ve bunları az da özümsemiş olan her birey, bu sorunların kalbine inecek bir çözüm arayışındadır. Çünkü sorunu çözmek, şifre çözücü özelliğiyle, panzehir gibi sorunların maskesini düşürmektedir.
Bugün, dünya sorunlarının altında ideoloji (idea-logos: düşünceler bilgisi/bilimi) meselesi yatmaktadır. Yani bir düşünce tek başına ideolojik olmasa da, birbirinden farklı düşüncelerin birbirine olan karşıtlığı, ideolojik mesele olarak ortaya çıkabilmektedir. Oysa bu farklı dünya görüşlerinin meydana getirdiği zıtlaşma sadece “yapay sorunlardır.” Bu sebeple marifet, ideolojiler üstünde ve üzerinde bir yöntem geliştirebilmektir. O da ortak akıldır. Ortaklaşa hareket etmektir. Ne kadar güç olsa da… Ne kadar ideolojik insan üstü bir erdem olsa da…
Ortak akıl ve birlikte hareket etmek için “anlamak” şarttır. Anlayabilmek için sorunun tüm açılardan röntgenini çekebilecek bilgiye sahip olmak gerekir. Bu da deneysel yaklaşımla oluşur. Deneysel yaklaşım, derinlemesine gözlem, sorgulama yetisi, kuşku duyma özgürlüğü ve olabildiğince objektif bir değerlendirmeden ibarettir. Çünkü bizleri hataya sevk eden kıstası ideoloji olarak deşifre edersek ve bunun kesin inançla oluştuğunu/oluşturulduğunu bilirsek, ona zihnini kaptırmış olanların bir olayı anlamadan, sorgulamadan ve kuşku duymadan, sübjektif argümanlarla yanlış düşünceye sahip olup, bütüne zarar vereceğini bilmiş oluruz.
Ancak teşhisin doğruluğu, tedavinin yapıldığı manasına gelmemektedir. Deneysel alarmları tespit etmek ve çözümü saptamak kadar, bu hususta harekete geçmek “zaman, enerji, para ve cesaret” gerektirir.
Ülkeler ve yöneticilerin, bu erdemler doğrultusunda hareket etmemelerinin bir başka sebebi de görmezlikten gelme eğilimidir. İnsan, baş edemeyeceğini düşündüğü zorlu kuvvetlerle karşılaşınca, doğal eğilimi bunu reddetmek, göz ardı etmek veya yanlış beyanatlarla tehlikeyi hafifletmeye çalışır. Böylece zaman, enerji ve para harcanmayacak, cesarete lüzum kalmayacaktır. Bu sebeple ülke meclislerinde (parlamento), en azından birkaç bilim adamının bulunması gerekliliğine inanmaktayım. Böylece siyasi-ekonomik-sosyal-sağlık alanındaki bilimsel teşhisler, farklı eğitim düzeyindeki siyasetçilerin kaderine değil, entelektüel aydın bilgi adamlarının tasarrufuna bırakılabilecek ve sorunlara maske takmak yerine onun tedavisine yönelmiş olunacaktır.
28 Mayıs 2008
CIA, İsrail Devleti'nin kurulduğu yıllarda (1947) dış ülkelerde "çok kültürlülüğü" pekiştirmek üzere, bilim dünyasının akademisyenlerine, kendi güdümünde olan raporlar hazırlatıyordu. ABD üniversiteleri/CIA ortaklığıyla yürütülen bu örtülü çalışmalar, Rampart Magazin'de yayınlanınca, kamuoyunda rahatsızlık oluşmuş ve kurulan soruşturma komisyonu CIA'nin bu çalışmalarına sınırlama getirmiş, bunların açık-özel bir yapıda olmasını öngörmüştü. Buna göre, CIA'nin ismi artık aleni bir şekilde ortalıkta dolaşmayacak, onun yerine çok uluslu şirketlerin vakıfları devreye girecekti.
ABD Başkanı Reagan 1982'de yönetime geldiğinde, bu eski projeyi revize ederek kendine bağlı bir yapılanma oluşturmuştu. Bu yapılanmanın amacı demokrasi projesi ihracını yapmaya dayanıyordu. Reagan Demokrasisi, "sert anti-komünist mücadele" döneminden, "Yeni Dünya Düzeni'ne" geçişi simgeliyordu. Asıl amaç, NATO-Varşova Paktı çekişmesinde NATO'nun galip çıkarak, yeni düzenlemeyle oluşacak oluşumları bizzat kontrol altında tutmaktı. Bu sebeple, dünyadaki tüm gelişmeleri kontrol etmek amacıyla 1983 yılında bir yasa tasarısıyla NED kurulmuştu. Eskiden adına casusluk denilen devlet içi örtülü çalışmalar, artık demokrasi kılıfı altında dernek ve vakıflarla idame ettiriliyordu.
Demokrasi Projesi kapsamında:
- Devletler, merkezi otoritelerini yitirecek;
- Etnik kargaşalara tabi tutulmuş, küçük eyaletlere ayrılmış devletçikler ortaya çıkacak;
- Partisizlik dönemi hüküm sürecek,
- Onun yerine "vakıf, düşünce toplulukları, ticari odalar, insan hakları denetim örgütlerinden vb. oluşan siyasi bir yapı ortaya çıkacak.
- Ordular, ulusallığını yitirecek ve "Ortak Güvenlik Kolları" oluşacak.
Ancak yeni düzenin karşılaştığı bazı engeller vardı. Bunlar, ülkelerin birlik ve beraberliğini sağlayan ulus devletler/milliyetçiler, devlet tekelinde sınırlarını bilen dindarlar ve anti-demokratik olarak açıklanan despot rejimlerdi. Bu sebeple, "bütünü" "bölmek" üzere yardımsever vakıflar, insan hakları ve demokrasi söylemleriyle ülkelere kolaylıkla sızıyor ve toplum, zorlanılmadan kamplara ayrılmaya çalışılıyordu. Operasyonlar çok kültürlülük üzerine kurulduğu için, etnik azınlıklar kışkırtılıyordu. Toplam 92 ülkede uygulamaya konulan sözde demokrasi ihracının hedefindeki ülkelerden biri, Türkiye idi.
Örneğin DGM Savcısı, Alman vakıflarının Türkiye'deki faaliyetlerinden rahatsız olmuş ve soruşturma başlamıştı. Dönemin Adalet Bakanı ise, cesur savcının yanında yer almamış bilakis Alman büyükelçisinin beyanatını kayırmıştı: "Alman vakıfları dünyada yüze yakın ülkede faaliyet göstermektedir. Ancak sadece Türkiye'de böyle bir suçlamayla karşılaştılar." Hemen ardından Başbakan Ecevit de benzer bir beyanat vermişti. Sonrasında ise Savcı, ahlaken uygunsuz bir vaziyetteki videosu ortaya çıkartılınca görevden alındı ve Alman vakıflarının gerçeğini araştırıp bunu kitap haline getiren Necip Hablemitoğlu öldürüldü.
Mesela Demokrasi Projesi, Doğu Avrupa'yı çözmüş, Nikaragua ve Polonya'yı karıştırmış, Moskova'da kurulan derneklerle yönetime sızarak, muhalefeti örgütlemiş ve küreselleşme adı altında Çekoslovakya'yı ikiye (Çek ve Slovakya Devletleri) bölmüştü. Çek Başkanı Vaclav Havel'in 2000 senesinde sarf ettiği cümle, Türkiye için de bir şeyler çağrıştırıyor (ABD'den Türkiye'ye büyük vaatlerle gelen ekonomi uzmanı Kemal Derviş gibi) olmalıydı: "Bu küreselleşme işi iyi olmadı. Bir yerlerde hata yaptım, ekonomistleri dinledim."
Öte yandan, bu projenin karşısında duranlar, baskılarla karşılaşıyorlardı: Örneğin uluslar arası para sihirbazı olarak anılan Georges Soros'un örgütü OSİ, Demokrasi Projesi'ne tabi tutulan ülkelerde kadın ve gençlik örgütleri kurmak, öğretmen ve öğrencileri maddi olarak desteklemek üzere çalışmalar yapmaktadır. OSİ, Özbekistan'ın açık bir toplum olması için 2003 yılı sonunda 23 milyon dolar harcamış ancak çıkan anlaşmaz sebebiyle Mart 2004'te Özbek Devlet'i, OSİ'nin çalışma iznini kaldırmıştı. Hemen ardından Soros, Özbek yönetimini demokrasi düşmanı ilan etmişti. (s.97)
Demokrasi Projesinin Türkiye için düşünceleri, bundan pek de farklı değildi. Projeye göre, Türkiye'deki etnik sorunların kaynağı 17.'nci Türk Devleti'nin kuruluş felsefesinde yatıyordu. Yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun türlü etnik toplumlarını, Cumhuriyet projesiyle ulus-devlet çatısı altında toplayan Atatürk'ün, "olmayanı yaratmaya" çalıştığı ve federasyon sisteminin uygulanması gerektiği savunuluyordu.
Günümüzde, "laik-dinci" kavram kargaşanı yukarıdaki bilgiler ışığında değerlendirmemiz esasında vahimiyeti gösteriyor. Türkiye, İslam Federasyonu mu olacak? Şayet gaye bu ise, türban gibi simgesel ama siyasal kasti kargaşalarla Atatürk Cumhuriyet'i galip çıkabilecek mi? Benim öngörüm maalesef karamsar… Atatürk Cumhuriyet'ine inanan bir birey olarak, iç kargaşaya dayatılmak istenen günümüz Türkiye'nin bu masalı 1980 İhtilaliyle yaşadığını hatırlatırım. Bu hususta herkesi dikkat etmeye davet ederim ve rica ederim, sükuneti her daim muhafaza edelim.
Gross’a göre gelenek;
“Aktarmak, vazgeçmek ya da devretmek anlamına gelen Latince tradere’den
gelmektedir. Traditio bir şeyin aktarıldığı sürece, traditum şeye gönderme
içerir. Oxford Sözlüğü geleneği birinden diğerine, bir kuşaktan diğerine…
Aktarma edimi olarak tanımlamaktadır. Webster’s ise, bir başkasının eline vermek
ya da bilginin ardışık kuşaklara aktarımı olarak tanımlıyor. Tradere, aynı
zamanda bir şeyi saklaması için birine vermek anlamında kullanılmaktadır. Bu
ikinci anlam, Roma Hukuku’nda, özellikle miras yasalarına ilişkin olarak başat
olan anlamdır. Şu halde traditio denildiğinde: a) birine verilen; b) armağanı
alan kişinin, verene karşı yükümlülük olarak iyi muhafaza etmesi gereken; c)
değerli olan bir şey anlaşılmalıdır” (Gross, 1992: 2).
Elbette kimi gelenekler, yeni kuşaklar tarafından benimsenmeden terk
edilir, kimi de benimsenir. Bu açıdan ele alınırsa, Gross’un tanımını tersine
çevirerek geleneğin bir aktarım değil, Özbudun’un dediği gibi seçici tarafından
bir seçilim sorunu olduğunu düşünmeliyiz. Bugüne kadar gelenekler ihtiyaçlara,
değişen günlük alışkanlıklara, iklim koşullarına vb. cevap veremediği için
unutulmaktaydı. Bugün gelenekler yani yerel kültürel dokular, dünyalık kültürel
dokularla, küreselleşme (globalisation) dolayısıyla karşı karşıya
gelmiştir. Bu durum, geleneklerin terk edilmesini mi, yoksa etnik kimliklerin
yükselişe geçmesiyle yeni bir dirilişi mi müjdelemektedir? Küreselleşme çağında
geleneklere ve geleneklerin hak sahipleri olan ulusal kimliklere ne olmaktadır?
Kimi, Kılıç gibi küreselleşme karşısında geleneklerin ve ulusal
kimliklerin tehdit edildiğini düşünmektedir. Ona göre gelenekler, küreselleşme
etkisiyle terk edilmektedir, çünkü evvela küreselleşme, kültürleşme dolayısıyla
folklorik değerleri ortadan kaldıran unsurlardan biridir. Kültürleşme, başka
toplumlardan etkilenen öğeler olarak, kültür gruplarının birbirleriyle sürekli
ilişki ve etkileşimi sonucunda, gruplardan birisinin ya da fazlasının ötekine
ait kültürel öğeleri benimsemesiyle yeni bir kültür bileşiminin çıkması olduğuna
göre, geleneklerin kaderi eriyip gitmek olacaktır. Örneğin güçlü bir kültürleşme
aracı olan televizyonun, yabancı ülke kanallarını dijital teknolojiyle dünyanın
bir ucundan bir ucuna üstelik canlı yayınla görüntü göndermesi hem muhteşem, hem
de ürkütücü bir gelişme. Kutup Eskimoları’nın, Miami Vice adlı Amerikan dizisini
izlemesi gibi bir şey küreselleşme. İkinci bir unsur, geleneksel ve geniş aile
yapısının, ekonomik kaygısını gidermek ve eğitim olanaklarından yararlanmak
üzere kente göç etmesiyle aile kurumunda bir değişiklik meydana gelmesidir.
Bunun sonucunda, çekirdek aile yapısı ortaya çıkmıştır. Bireysel kaygı ve
kazanım peşinde olan insanın, kent yaşamı telaşında yerel alışkanlıkları
kullanma gereği böylece ortadan kalkmıştır. Üçüncü unsur, yerleşim yerlerinin
birbirinden uzaklaşmasıyla, geleneklerin uygulanmasına sekte vurulmuştur.
Dördüncü sebep, yapılan ıslahat ve yenilik hareketleriyle, gelişime en çok
direnç gösteren geleneksel yapıyı değiştirmesidir. Örneğin Türkiye’de olduğu
gibi, Cumhuriyet’le getirilen sosyal ve ekonomik reformlar, geleneklerin
yapısında da değişimi getirmiştir. Son olarak, kent yaşamındaki gençlerin,
kültürlenme dolayısıyla geleneksel değerlerden uzaklaşmalarıyla, yaşayan
gelenekler olan yaşlılara saygı ve ilgileri olmadığı için geleneklerin aktarımı
mümkün olamamaktadır. Zaten Connerton’un dediği gibi, örneğin geleneklerin bir
sembolü olan anma törenleri gibi diğer gelenekler de, uygulanma alanı bulmadan
ve tekrarlanıp alışkanlık niteliği kazanmadan kendini idame ettiremeyecektir.
Kent ortamının ekonomik, bireysel, kültürleşmeyle dolu ortamında geleneklerin
uygulanıp, yaşatılması bu sebeplerle olanaksızdır.
Kimi etnik kimliklerin küreselleşme dolayısıyla kolayca tanıtılıp,
yerel halka sağlayacağı kazanç kapısı hesaba katılırsa, geleneklerin
kullanıcılar tarafından sahip çıkılacağını düşünmektedir. Dünya sistemiyle
entegrasyon, ulusal olduğu kadar yerel toplulukların elitleri açısından da karşı
durulması güç olan bir söylemdir. Küreselleşme karşısında koca dünya, bir köye
mi dönüşecektir? Küresel sahnede görünebilir olmak adına yerel topluluklar, hem
dış görüntüleriyle geleneksel özelliklerini ve etnik ayırt edicilerini (giysi,
takı, yiyecek vb.) dünyaya pazarlayabilmek, hem de görünebilir bir kimlik inşası
için geleneklere müracaat etmektedirler. Bu açıdan denilebilir ki, küreselleşme
çağındaki gelenekler yitip gitmekte değildir. Yerel gelenekler, kapitalist
küresel piyasa koşullarına uyarlanarak kendine alıcı aramaktadır.
Günümüzde kültürleri kimine göre dehtit eden, kimine göre de katkı
sağlayan küreselleşme, XVI. yüzyıldaki sömürgeci keşiflerle kendini
hissettirmiş, ardından yakın geçmişte emperyalizmle ülkelerin mahremlerini ajite
etmiş ve en nihayetinde şu günlerde Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ’ler)
baronluğunda kendine kapital sağlamak üzere, kapitalizmle birlikte kendisine bir
yer edinmişti. ÇUŞ’ler, dünyayı tek bir pazar haline getirmek ve kendisine ucuz
işçi kaynağı yaratmak üzere evvela Güney ülkelerini zapt etmiş durumdadır. 1982
yılında, ABD Başkanı Reagan tarafından ortaya konulan küreselleşme modeli olarak
Demokrasi Projesi (Project Democracy) adlı uluslar ötesi uygulama,
“çok kültürlülük” üzerine kurduğunu iddia ettiği felsefesini,
“farklılıklar zenginliğimizdir” söylemiyle destekliyordu. Dünyanın tüm
toplumlarına hürriyet, demokrasi ve insan haklarını hatırlatarak, bir zamanlar
kendisinin desteklediği ama artık despot ilan ettiği yönetimlere kaşlarını çatan
ABD, muhtemelen İsrailli Yahudi’nin arkasında durduğu gibi Müslüman Irak’lıyı da
kucak açacaktı. Proje, öyle güçlü bir söylemle iddiasını ortaya koymuştu
ki, ilkin buna Kızılderililer bile inanmış olabilir! Nitekim proje, Çekoslovakya
hudutlarına IMF yardımıyla dayanmış, NED ile hürriyet-demokrasi-insan hakları
zedelere vakıflar aracılığıyla maddi-manevi destekte bulunmuş, ÇUŞ’la üretimde
kolları sıvamıştı. Ama Çekoslovakya’da işler bir türlü iyi gitmiyordu. Dönemin
Çekoslovakya Devlet Başkanı Vaclav Havel “Bu küreselleşme işi iyi olmadı, bir
yerlerde hata yaptım; ekonomistleri dinledim” serzenişi yaparken galiba biraz
geç kalmıştı, çünkü çok geçmeden, Çekoslovakya’da iç savaş başladı ve ülke Çek
ile Slovakya Cumhuriyeti olarak ikiye bölündü. Küreselleşme böyle bir şey
miydi? Yani ülkelere yardım ve ticaret veya adalet adına girip böl, parçala,
yönet politikası mıydı?
Küreselleşmenin Demokrasi Projesi’ne göre, dünyada bu şekilde ele alınması
gereken 92 ülke daha vardı. Bunlardan biri de Türkiye’ydi. Ancak Türkiye’nin
yegane önemi, Orta Doğu’da bulunan diğer İslam devletlerine model Müslüman ülke
olarak, dünyanın bu yeni yapılanmasına destekçi olmaktı... Çünkü Türkiye,
coğrafi bakımdan Batı ve Doğu ortasında bir köprüydü. Çünkü İslamiyet’e bağlı
olan dört mezhep (Sünni, Şii, Alevi, Dürzi) içerisinde, en büyük çoğunluğa sahip
olan Sünnilik, Türkiye’de de toplumun büyük kesimini oluşturmakta olup, nispeten
modern bir şekilde uygulanmaktaydı Bu bölgede başarılı bir süreç geçirmek için
Türkiye’nin aracılığına, iletkenliğine, ortaklığına, köprü görevi görmesine olan
gereksinim yadsınamaz. Çünkü Orta Doğu’nun içerisinde bulunduğu kargaşa
ortadadır. Müller, bu kargaşayı aşağıda özetlemiştir:
“…Filistin ve Mezopotamya arasındaki verimli topraklar üzerinde bulunan
devletler, yasallık konusunda büyük problemler yaşıyorlar… Bunun nedeni, sömürge
devletlerinin gelişigüzel çektiği sınırlar içinde kalan halkların heterojen
yapısı… Farklı inanç sistemleri (Müslümanlık-Hıristiyanlık), mezhepler
(Sünnilik, Şafilik) ve sekteler (Alevilik, Dürzilik) dar alanlarda birlikte
yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Azınlıklar devleti yönetiyor. Örneğin
Alevilerin Suriye’yi, Saddam Hüseyin sülalesinin Irak’ı yönettiği gibi. Bu durum
sürekli iç savaşların çıkmasına neden oluyor. Çevreyi oluşturan çoğunluğun,
merkezi oluşturan azınlığa karşı açtığı milliyetçi iç savaşlar gibi…” (Müller,
2001: 157-158).
Ülkelerin iç sorunları küreselleşme dolayısıyla tüm devletleri
etkilemekte ve ilgilendirmektedir. Bu sebeple ülkelerin kimlik inşası,
siyasetten insan haklarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Öyle ki,
ulus devletin kendi yerel topluluklarına anti-demokratik yaklaşımları
iddialarıyla, yerel sorunlar küresel sorunlar olarak yükselmektedir. Verimli
topraklar üzerinde bulunan devletlerin kendi toplumundaki farklı dil, din, ırk,
gelenek, kültür mozaiğine tanıması gereken özgürlükler, yüksek sesle
tartışılıyor ve yargılanıyor artık. Bu yargıların kimi gerçekten insanlık ayıbı
işlendiği için haklı; kimi ise değil ve burada ulusal kimlikler, etnik gruplarca
bölünme tehdidiyle yüz yüze. Elbette burada, etnik sesi savunan ve onu
destekleyen ABD ve AB devletlerinin ulusçuluğa savaş açmalarının tutarlı
olmaması, onların kendi ulusal çıkarlarını savunmalarından kaynaklanmaktadır.
Çünkü küreselleşmede hukuk değil, güç haklıdır ve onun hukuku geçerlidir.
Özetlemek gerekirse; gelenekler ve ulusal kimlik, kültürleşme ve
güçlü devletlerin çıkar politikalarıyla küreselleşmeye yenik düşmektedir.
Kültürleşmeyle ortaya çıkan yeni kültürde, etnik gruplar küresel pazarda
kendilerine bir ticarethane kapısı yaratabilirlerse, gelenekler kültürel
gereksinim dolayısıyla seçilmek istendiği için değil, maddi kaygı sebebiyle
seçilmek zorundu oldukları için yaşatılabilecektir. Ama nereye kadar, ne kadar
sağlıklı bir şekilde ve ne kadar içten?
SELÇUKLU DEVLETİ, OSMANLI İMPARATORLUĞU VE TÜRKİYE
CUMHURİYETİNDE ALEVİLER
Ben Türk milletinin bir zenginliği olan Alevilerle çok vakit geçirdim ve her
daim dostluk görüp-dost oldum. Çünkü BİZ demek, sadece atalarımızın ve
geleneklerimizin ortak olması bakımından değil; BİZ gerçekten BİZ olduğumuz için
araya nifak sokanlara inat, Yüce Türk Milleti olarak, Sünnisiyle-Alevisiyle,
büyük ailemizi oluşturmaktayız.
Bu yazıyı çok sevdiğim Alevi arkadaşım Yazbahar’a dostane muhabbetlerimle kaleme
aldım…
Alevilerin, Türk Devletleri içerisindeki konumlarını anlayabilmek için bütüncül
bir yaklaşım izlenmesi gerekmektedir. Türk Devletlerinin Alevi zümreyle
ilişkileri Sünniliğin kabul edilmesiyle, eski geleneklere bağlı kalan Alevi
Türklerin, yeni toplumsal yaşayışa ayak uydurmak istememeleri çerçevesinde çığ
gibi büyüyen bir meseledir. Bu sebeple, bütüncül bir bakış açısıyla konuya
odaklanmak gereklidir diye vurgulanmaktadır.
Selçuklulardan Osmanlı’ya intikal eden çevre-merkez modeli olan devlet
felsefesi, Türk tarihindeki toplumsal sorunların kaynağını teşkil etmektedir.
Merkezi Oğuz boyu ve Sünni olarak gören ve kendisini oraya yerleştiren Selçuklu
ve Osmanlı, çevreyi yani daha çok kırsalda veya dağda yaşayanları, Türkmen kabul
etmiş ve Şia dinine dahil etmişti.
Selçuklu Devleti zamanında Aleviler, başlangıçta göçebe bir yaşayış
benimsedikten sonra, köylere yerleşerek tarım hayatına geçmişlerse de İslamlaşma
süreçlerini diğer Sünni kesim gibi yaşayamamış, tamamlayamamış ve farklı bir
İslami yorum benimseyerek, merkez görüşten dışlanmışlardır. Bu sebeple, Selçuklu
idaresindeki Türkmenlerin istenmeyen vatandaş gibi muamele gördükleri tarihi bir
gerçektir. Selçuklu idaresindeki Türkmenlerin devletle olan kötü diyalogları
sadece din/gelenek eksenli değil, aynı zamanda yerleşim alanı dolayısıyla da
gerginleşebiliyordu. Öyle ki, XIII. yüzyılda Anadolu topraklarının Türkmenler
tarafından yurt edinmesine karşın, bu arazinin kalabalık nüfus için yetersiz
olması dolayısıyla bölgede bir hengame yaşanıyor, bu da devlet yönetimini zora
sokuyordu. Yazın başka, kışın başka arazide geçimini arayan ve kendini iklim
şartlarından korumaya çalışan Türkmenler, bu mevsimlik taşınmalar sırasında
Selçuklu Devletinin baskısıyla karşı karşıya geliyordu. Ayrıca devletin onları
ağır vergiye tabi tutması da, Türkmenlerin merkez yönetime karşı olumsuz
düşünceler beslemesini tetikliyordu. Bu gibi sebeplerle 1240 yılındaki Babailer
İsyanı’nın neden gerçekleştiği daha iyi anlaşılacaktır. Türkler, İslamiyet’i
kabul etmeden evvel değişik inanç ve geleneklere tabi olmuş ve X. yüzyılda
İslamiyet’i kabul etmişlerdi. İslamiyet’i seçerek iman etmiş Türklerle, Müslüman
olmayanları birbirinden ayırt etmek için kullanılmaya başlayan Türkmen kelimesi
XIII. yüzyılda kullanımı yaygınlaşmış ve Oğuz kelimesinin yerini almıştır.
Türkmen ile Türk arasındaki fark, birincisinin konar-göçer oluşu ve İslamiyet’i
benimsemesi, diğerinin yerleşik oluşu veya az bir kitleye yönelik söylense de
İslamiyet’i benimsememeleri üzerine söylenen ayırt edici bir söylemdir. Türk
boylarının İslamiyet’i kabul etmeden önce de muhtelif dinlere girdikleri ve eski
inançları ile benimsedikleri yeni inançları çatıştığında, çatışan unsurları yeni
dinden aldıkları motiflerle besleyerek yaşadıkları görülmüştür. İslam dinini
kabul eden Türkler, Şamanizm, Budizm, Mazdekizm ve girdikleri diğer dinlerin
tesiriyle Anadolu’ya girmişlerdir. Özetlemek gerekirse, konar-göçer Türkmen
zümre, bugünkü Alevi-Bektaşi çevrelerinin atalarıdır. Bugün İslamiyet’i
benimseyen Sünnilerle Aleviler’in farklı ibadet uygulamalarının olmasının
sebebi, o dönemde Türkmenlerle yerleşik halkın dini algılayışlarındaki fark idi.
Şehirli halk, medreselerde (okullarda) öğretilen Kuran’la Sünniliğe dayalı
İslam’la yoğunlaşırken, konar-göçer Türkmenler önce İranlı ardından Türk Sufiler
tarafından getirilen tasavvuf ağırlıklı bir mistik İslami anlayışı benimsemişti.
Bu ayrışmanın altında yatan sebep Türkmenlerin büyük bir çoğunluğunun
okuma-yazma bilmemeleri ve yerleşik hayat şartlarında daha kolay uygulanabilir
olan abdest, namaz, oruç gibi ibadetleri fazla önemsememişlerdi. XI. yüzyılda
Anadolu’ya göç eden Aleviler Vefai, Yesevi, Kalenderi ve Haydari gibi Türkmen
Babaların etrafında odaklaşmışlardı. Bugün kimilerince eleştirilen Alevilerin
kadınlı-erkekli ibadet yapmalarının altında yatan sebep, o dönemdeki Babaların,
eski Türklerden devam ettirdikleri kadınlı-erkekli müzikli törenleri Sünniliğin
hoş görmemesine rağmen terk etmemeleri ve cinsiyet ayrımı yapmanın muhtemelen
göçebe hayat şartlarında kolay uygulanabilecek bir durum olmamasından
kaynaklanmıştır. Aksi halde bu Alevi Babaların İslamiyet’e karşı ne denli samimi
oldukları, evvela yüklendikleri dini misyondan dahi izaha gerek yoktur.
Osmanlı İmparatorluğu tıpkı Selçuklu Devleti gibi, İran sempatizanı oldukları
gerekçesiyle Alevileri, diğer sosyal tabakayı etkilememeleri için onları
olabildiğince az etkileşim kurabilecekleri kırsal ve dağlık bölgelerde tutmaya
devam ediyordu. Osmanlı Devleti’nin Alevi kesimi ulaşılması zor yerleşim
bölgelerine göndermesi, onun Sünniliği hakim din anlayışı olarak görmesinden ve
İslam’a karşı tehlike arz eden tüm düşünceleri ondan ve dolayısıyla
imparatorluğun bulunduğu şehir merkezinden uzak tutmasıyla açıklanabilir.
Alevilerin merkezden uzak yerleşim alanlarını seçme ortak yönleri gibi
nedenlerle, Alevilik “sapkın bir inanç biçimi” olarak algılanmıştır.
Türkiye’deki Aleviler de, merkezin Sünniliği hakim din olarak benimsemesi ve
merkezde odaklanan Sünnilere karşı savunma refleksi geliştirmek üzere, çevreyi
yerleşim alanı olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Alevilerle Sünniler
arasındaki bu duvar, sosyal ilişkilerin kurulmamasına dolayısıyla her iki
tarafın evliliklerine de engel olmuştur.
Merkez-çevre arasındaki bu soğuk gerilim, beraberinde çeşitli ayaklanmaları da
getiriyordu. 1511’de Şah İsmail taraftarı olarak II. Beyazıd yönetimine yapılan
Şahkulu İsyanı oldukça geniş yankılara sebep olmuştu… Bunun hemen akabinde
sırasıyla Nur Ali, Bozoklu Celal, Süklüm Koca, Baba Zünnun ayaklanmaları
görülmüştür. Osmanlı Devleti döneminde cereyan eden ve en büyük köylü-çiftçi
ayaklanması olarak nitelendirilen Kalenderoğlu Ayaklanması (1527) elbette
merkezin-çevreyle, çevrenin de merkezle hoşnutsuzluk sebebiyle cereyan eden
sosyal olaylardır. Belki de bu kadar çok ayaklanma neticesinde, II. Mahmud Hacı
Bektaş’a yakınlık besleyen Yeniçeri Ocağı gibi Bektaşi Tekkelerini 1826 yılında
kapatmıştı. Aleviler, Kureyşan Aşireti önderliğinde (27 Mart 1916) bir ayaklanma
daha gerçekleştirmiş ve Koçgiri İsyanı (8 Mart 1921) ile Osmanlı İmparatorluğu
dönemindeki son serzenişlerini meydana getirmişlerdi.
Yeni devletin kuruluş aşamasında Atatürk’ü desteklemek ve benimsetmek üzere
Alevi önderlerin, Alevi halkını uyardıklarını hatta Atatürk’e destek
vermeyenlerin Alevilikten çıkmış olacağını söyleyerek, yeni devlet yapılanması
içerisinde bir yer edinmek için çaba sarf ettikleri görülür. Atatürk’e ve
Cumhuriyetin kuruluşuna destek veren Aleviler, yeni sistemin tüm toplumu
kucaklamasıyla kendilerine bir yaşam alanı bulmuş ve Cumhuriyet’in
imtiyazlarıyla bir kimlik, bir benlik kazanmayı başarmışlardı. Cumhuriyet
dönemiyle birlikte ve özellikle Genç Türklerin getirdiği aydınlanmalarla,
devletin merkez-çevre kutuplaşması değişmiş ve laik söylemlerle çevre, merkeze
davet edilmişti. Cumhuriyet’in başarılı toplumsal yapılanmasıyla, merkez-çevre
kutuplaşması yıkılmış ve Aleviler merkezde yerlerini almışlardı. Cumhuriyet
kurulduktan sonra 1937-38 yıllarında vuku bulan ayaklanmalarla süregelse de, bu
ayaklanmalar sadece daha iyi şartlarda yaşamak için gerçekleşmiştir denilebilir.
Atatürk, Kurtuluş Şavaşı sırasında hem İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeki
subaylarca destek almış hem de kendisi 25 Aralık 1919’da Hacı Bektaş Tekkesi’ni
ziyaret ederek laik sistem inşasından bahsederek, Aleviler’in desteğini
istemişti. Batıni gelenekten gelen Aleviler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sünni
mezhep anlayışında, itilmiş bir gelenek olduklarından Atatürk’ün yanında Kuvai
Milliye’de tam destek verdiler. TBMM’de milletvekili olan kimi Aleviler,
halifeliğin kaldırılmasında da büyük önem arz etmişlerdi.
Cumhuriyetin ulus-devlet inşası çerçevesinde, devletin ılıman din ve etnik köken
mesajları Alevileri çevreden, merkeze doğru kaydırmayı başarmıştı. Köy ve
köylüğü, Türklüğü yücelten bir kavram geliştiren Cumhuriyet’in ilk yılları,
devletin yapı taşları olarak köylü-halk-ulus kavramlarını aynı paralelde ele
alıyordu. “Köylü milletin efendisidir” sözüyle amaç, köylü-kentli arasındaki
sınıflaşma-farklılaşma-gruplaşmayı minimalize etmeye çalışmaktı. Kentleşme
dönemiyle mücadele eden Alevilerin, geleneklerinin köyden kente taşınmasıyla,
kültürlenme ve kültür değişimi yaşamalarıyla, Sünni kesimle nispeten daha ılıman
diyaloglar kurmaya başladığı görülür. Bu olumlu diyalog, hem Alevilerin hem de
Sünnilerin Cumhuriyetin laik devlet inşasıyla, geleneklerindeki değişimlere
olumlu cevap vermeleri ve buna uyum sağlamalarıyla açıklanmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti’nin, Cumhuriyet projesi çerçevesinde ele aldığı köy-kent barışması
sonucu, köy ailesinin kapalı toplum geleneklerinde değişme meydana gelmiştir.
1950-1986 yılları arasında tarımla ilişkisini kesen köy ailesinin oranı yedi kat
artarak 27 milyona ulaşmıştır. Bu da, ülke genelinde kentlere yoğun göçün
ifadesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, toplam nüfusun % 75’i kırsal
alandayken, günümüzde bu oran % 35 olmuştur.
Cumhuriyetin demokratik ve laik söylemlerini, dönem dönem sarsan olaylar tümüyle
bitmiş değildir. Alevilik konusuna sadece dini açıdan yaklaşanların, Alevileri
Müslümanlıktan dışlama propagandaları, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak
Otel’inin “yobazlarca” ateşe verilmesi ardından 37 kişinin (içlerinde
Aleviler bulunmaktadır) canlı canlı yanarak ölmesiyle neticelenmiştir.
Cumhuriyet’in, üst kimlik Türk milleti ile kaynaştırmaya çalıştığı diğer alt
kimliklere yönelik devlet projesi, başlangıçta başarı elde etse de, projenin
devamında kopukluk olduğu görülmektedir. Türk devleti, çalkantılı geçen 1960
yıllarında, askeri ihtilalle birlikte sosyal konulara vermesi gereken ehemmiyeti
esirger olmuştu. Yarım kalan toplumsal kimliğin oluşumunu devam etmek bir yana,
sosyal konuların araştırılmasını dahi sakıncalı bulunarak, sadece Türkiye’de
sosyal bilimlerin gelişmesine engel olmamış, bu gaye ile aydınlanacak sosyal
konuların topluma yön vermesini de sekteye uğratmıştı.
Bu sebeple Alevilerin, “takıyye” yani mezheplerini toplum içerisinde
gizleme doğrultusunda Altıncı İmam Cafer-i Sadık’tan aldıkları “yolunu,
altınını, mezhebini gizli tut” buyruğu, Sivas Katliamı gibi olayların
cereyan etmesiyle tekrar gündeme gelmiştir. Aleviler, bulundukları toplumun
kültürel anlayışına göre Alevi olmak sırrını yani
saklanma-gizlenme eğilimini sürdürmeye devam ettikleri de görülmektedir.
Yineliyorum… Ben Türk milletinin bir zenginliği olan Alevilerle çok vakit
geçirdim ve her daim dostluk görüp-dost oldum. Çünkü BİZ demek, sadece
atalarımızın ve geleneklerimizin ortak olması bakımından değil; BİZ gerçekten
BİZ olduğumuz için araya nifak sokanlara inat, Yüce Türk Milleti olarak,
Sünnisiyle-Alevisiyle, büyük ailemizi oluşturmaktayız. Bu yazıyı çok sevdiğim
Alevi arkadaşım Yazbahar’a dostane muhabbetlerimle kaleme aldım…
KÜLTÜR BİR KİMLİKTİR…
Değişmeyen ve doğumundan bugüne saf kalan bir toplum, dolayısıyla
kültür yoktur, hatta bu düşünülemez. Öyle ki değişim, olmazsa olmaz evrensel bir
süreç olarak kaçınılmaz olmalıdır. Kesinliğinden emin olunan bu yargı, her
kültür doğar ve özüne sadık kalarak değişerek gelişir mantığını zaten kabul
etmez. Bir başka açıdan, kültür değişmez ve gelişim göstermezse Kutup
Eskimoları, Güney Afrika Buşmanları, Avusturya yerlileri gibi yok olma
tehdidiyle yüz yüze kalır. Bu benzer tehditle çeşitli sebeplerden mütevellit
savaşan her kültür, değişmek zorundadır, ama sağlıklı bir geçiş için bunu
mutlaka süreçlere yayarak yapmalıdır. Kültürler, saf olan kültürleme süreci ile
doğanı yeniden doğup-doğururken, kültürlenme ile arka bahçesi olan
alt-kültürlerden kendisine bir yaşam alanı yaratarak bire bir kopyası olmasa da,
kendisine uyum sağlamasını ister. Örneğin, Türk kültürüne uyum sağlayan
Aleviler, başarılı bir toplum olduğumuzun göstergesidir. PKK vakasının ise,
başarısız bir kültürlenmeden doğan bir iç terör olmadığı aşikardır. Bilakis
Türkler ve Kürtler, Türk toplumunu oluşturan zengin kültürel değeri
kurmuşlardır. Ancak Batı’nın jeopolitik inşası, Ortadoğu’ya el atmayı 1980’lerin
başından beri tasarladığından, ülkemizde suni bir PKK terörü yaratılmıştır ve
Türk kimliğinin bir parçası olan diğer zenginliklerimize kara leke çalınmak
istenmiştir.
Saf kültür ve alt-kültür, kültürleşme ve kültürel yayılmayla başka dünya
toplumlarından gördükleriyle etkilenir, aynı kalmaz, kalamaz. Belki değişir ve
gelişir, belki değişir ve geriler. Bu görüp etkilenme, bunalımlı bir arayış
sebebiyle kendini onarmak ve yenilemek isteyen toplumun müracaatına binaen
gerçekleşiyorsa kültürel değişme, zorla kabul ettirilmek isteniyorsa kültürel
özümseme süreçleri yaşanır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu ardından kurulan
Cumhuriyet, Türklerde kültürel değişmeyi sağlamıştır. Amerika’nın özellikle
Kızılderili halka yaptıkları ise, demokrasi ilkelerini linç eden bir kültürel
özümseme yani asimilasyon örneğidir.
Kültürleme kavramı ilk kez 1948 yılında Herskowits tarafından önerilmiştir.
Bireyin kendi kültüründe etkinlik kazanması ve eğitim süreci sırasında
karşılaştığı bilinçli yahut bilinçsiz bireysel eğitimleri ve şartlanmaları
ihtiva eder. En basit anlamıyla kişinin, kendi toplumunun kültürünü öğrenmesi ve
toplumca istenen, toplumca beklenen insan olmasını sağlayan bir kültürel süreci
ihtiva eder. Kültürleme, eğitim ve öğrenmedir ancak buradan çıkan mana onu
sadece okul sıralarında edilen bilgiye hapsetmek değildir. Kültürleme, bireyin
toplumsallaştırılması veya sosyalleştirilmesidir. Tıpkı, ana-babamızın bize
aktardığı tüm bilgilerle kültürlenme sürecinin yaşandığı gibi. Peki bireyi,
sadece kültürleme mi eğitilir? Kültürleme, kültürleşme ve kültürlenme
süreçleriyle dengelenmediği taktirde, etnosantrizm dolayısıyla bireyin/toplumun
kendisini dünyanın efendisi gibi merkeze yerleştirmesine ve her yaptığını
beğenerek başka bireyleri/toplumları küçük görüp reddetmesine yol açabilir.
ABD’nin olmasa da, Bush hükümetinin, özellikle Ortadoğu politikaları
çerçevesinde takındığı tavır, bir etnosantrizm örneği olarak verilebilir.
Bu açıdan bakacak olursak, ayakta kalmak isteyen her devlet mutlaka kültürel
kodlarını millete anımsatmalıdır. Dahiyane bir beceriye ve öngörüye sahip olan
ulu önderimiz Atatürk, 1923 yılıyla birlikte, “Ne mutlu Türk’üm diyene”
felsefesiyle, ulus-devlet yapılanmamızı başlatmıştı. Bu yapılanma, Sn. Erdoğan
tarafından “Türkiye’li” olarak telaffuz edilmesi, Türk DNA’sını çökertmektedir.
Kültürel değişmeye uğramayan toplum yoktur. Basit (ilkelden), geleneksel veya
çağdaş tüm toplumlar, hızlı veya yavaş, bilinçli-bilinçsiz, istekli-isteksiz
değişir ve gelişmek-yenilenmek için değişmek lüzumludur. Çünkü kültürün bazı
öğeleri, toplumun yeni ihtiyaçlarını karşılamıyorsa, bu, onda reforma
gidilmesini gerekliliğindendir. Elbette bu kültürel değişim, sistemin
bütünlüğünde -uyum gösterenler, uyum göstermeyip direnenler ve muallakta
kalanlar dolayısıyla- hemen hissedilemeyebilir/gerçeklemeyebilir. Ayrıca
değişime direnenler ve uyum gösterenler arasında bir farklılaşma çıkmaması için,
değişime yön vermek ve onu hızlandırmak adına milli eğitim çabalarıyla, kurumlar
arası kültürel geri kalmışlık tamir edilmelidir. Bu farklılaşma aslında bir
yabancılaşmayı da beraberinde getirdiğinden ya başka toplumlardan kültür
takviyesi alınır, ya da kültürel yayılmayla bu öğeler kendiliğinden gelir. Esas
handikap, kültürel yani ulusal sürekliliği bu değişimden yara almadan nasıl
korunacağıdır. Örneğin Türkler, bu kültürel değişmeyi Osmanlı İmparatorluğu’ndan
Türkiye Cumhuriyeti’ne geçerken yaşamışlardır. Atatürk’ün Cumhuriyet hareketiyle
getirdiği yeni reformlara, bazı kurumlar ve vatandaşlar kolay uyum sağlamışken,
kimi bunun gerisinde bilinçli/bilinçsiz olarak kalmıştır.
Paparazi kültürüne zorlandığımız bugünlerde, kültürümüzün ana
kaynaklarını unutma aşamasına sürükleniyoruz. Kültür yaratmak, onu yaşatmak
kadar önemlidir.
Sosyal manada, kültür “yaşama biçimidir”. Latince kökenli kültür
kelimesi, Türkçeye 20.yüzyılın başında Fransızcadan geçene değin, ürün
yetiştirmede kullanılan bir kelime olarak sözlüklerimizde yerini almıştı. İnsanı
diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, onun kültür yaratma ve bu kültürü
tıpkı bir canlı gibi yaşatarak, dünden bugüne getirme becerisidir. İyi ama bu
üstün beceri nedir, kimler, onu nasıl aktarır?
Antropolojinin konusunun kültür olduğunu söyleyen Tylor, kültür
nedir sorusuna bir yanıt vermeye çalışmıştır:
“Kültür, ya da uygarlık, bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği
bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine
alan karmaşık bir bütündür.”
Bu izah değerli olsa da yeteri kadar açık bulunmamış olacak ki, Kreober ve
Kluckholn, 1952 yılında kültür nedir sorusuna yanıt arayarak 164 farklı tanım
tespiti yapmış, Berelson 1964 yılında bu kadar çok tanımı olan bu bilimsel
kavramın tanımlanamayacağını söylemiş, 1967’de Marx kültürü doğa’nın
yarattıklarına karşılık, insanoğlu’nun yarattığı her şey olarak tanımlanmış ve
Radcliffe-Brown kültürü planlayan, kurallar koyan davranış yönetimi gibi bir
kontrol mekanizmasına benzetmiş ve kavramın kullanılmaya devam edilmesine karşın
sözcüğün kullanılmaması gerektiğini dahi önermiştir. Git gide kalabalıklaşan
içeriğiyle kültürün, iki yüze yakın olan tanımını insanlık tarihi sürecindeki
kullanımına göre kategorize eden Bozkurt Güvenç, kültürün dört alanda, dört
farklı anlamda kullanıldığını vurgulamıştır. Bilimde, uygarlık; beşeri
bilimlerde eğitim sürecinin ürünü; estetik alanında, güzel sanatlar; teknolojik
ve biyolojik alanda, üretme, tarım, ekin, çoğaltma, yetiştirmedir kültür.
Kültür sorunun bu denli farklı alanlarda, değişik anlamlarla kullanılması bir
yana, insanlar yaşadıkları mekanın iklim ve coğrafyasıyla mücadele ederken de
kültür yaratmışlardır. Değişik mekanlarda ve birbirinden bağımsız grupların
iklim koşullarına karşı verdikleri hayatta kalma mücadelesi, farklı
uygarlıkların yani farklı kültürlerin doğmasına imkan olmuştur. Çünkü aynı yaşam
kaynağından beslenen ama bazen farklı kimliklerle birleşen insan, diğerleriyle
bağ kurmuş, beraberlik ve bütünlük yaratmış ve en nihayetinde toplum dediğimiz
geniş kültür şemsiyesi altında kültür ve insan unsurlarını meydana getirmiştir.
Kültürü bilimsel tanımıyla ele alırsak o, toplumun üyesi insanın yaşayarak
öğrendiği, aktarıp öğrettiği maddi manevi her şeyden oluşan karmaşık bir
bütündür. Toplum, bu karmaşık bütünün kaynağıdır. Toplum olmazsa, kültür de
olmaz. Kültür yoksa, zaten toplum yoktur. Yani kültürsüz bir toplumdan bahsetmek
mümkün değildir. Kültür uygarlıktır, öğrenilir, süreklidir, toplumsaldır,
idealleştiricidir, doyum vericidir, uyum yapıcıdır, değişir ve
bütünleştiricidir. Kültür, toplumu meydana getiren bireyleri ve bireyleri bir
arada tutan onu toplum yapan dil ve diğer haberleşme süreçlerini, sanatlarını,
inançlarını, törelerini, hukuklarını, idari kurumlarını, üretim-tüketim
alanlarını kapsayarak her yerde ve her koşulda vardır. Birey, kendi kültürü
içerisinde yaşar; kültür ise bireylerde varlığını idame ettirir.
Hayvanlar öğrenme yeteneğine sahip olarak bir şeyler öğrenir ama
öğrenileni tümüyle yavrusuna yansıtabilen tek varlık insandır. Kültür ne
içgüdüsel, ne de kalıtımsaldır. Kişinin doğumundan ölümüne gerek eğitimle, gerek
görüp duyduklarıyla öğrendiği ve öğretildiği davranışlardır. İnsanın, kültürü
sürekli hale getirebilmesi yani kuşaktan kuşağa geçebilen bir öğreti haline
getirebilmesi, belki de dilin nimetlerindendir. Hayvanlar, yavrularının
beslenmesini karşılarken, insan sadece çocuğuna bakmak, beslemek, korumakla
değil aynı zamanda nerede nasıl ne yapacağını da öğreten bir kılavuzdur. Bu
sosyal yaşam kurallarını oluşturan örfler bütününün kuşaktan kuşağa
aktarılmasıyla, kültür sürekli hale gelmektedir. Ancak bu kültürün hep aynı
şekilde aktarılıp, aynı şekilde kalacağı anlamına gelmez. Kültür değişir,
gelişir, başka kültürden etkilenerek ona da benzeyebilir. Bu değişimler,
kaçınılmazdır. Kuşaktan kuşağa, bireyden bireye aktarılan kültür ve onun
şemsiyesi altında bulunan örfler yani kültürel sistemin, nasıl ve ne şekilde
aktarıldığı da son derece önemlidir. Her kültürel sistem, kendine uygun olan
insanı belli süreçlerle yetiştirmekte ve eğitmektedir. Sistem bu zorlu görevi
ifşa ederken, toplumlar ve bireyler onu süregelen zaman karşısında ortaya çıkan
eskimişliğini, eksikliğini yenileriyle belli başlı değiştirmelere veya
eklemelere yahut çıkarmalara tabi tutabilmektedir. Bundan ötürü, kültür onu
uygulayan bir toplum olduğu sürece daima yaşar, asla ölmez yahut kendisinde
yapılan değişiklilerle varlığını idame ettirir.
ÖRF, ADET, GELENEK, GÖRENEK SÜREÇLERİ
Antropolojinin meselesi olarak kültür, kendisini meydana getiren
gelenekler birliğini
her daim, araştırmasının odak noktası haline getirmiştir. Sapir’e göre sosyal
miras ve gelenekler birliği olarak “kültür; varlığımızın yapısını (ilişkilerini)
belirleyen, sosyal süreçle öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddi ve manevi
öğelerin birliğidir”. Bu bağlamda kültürü incelemek, gelenekler birliğini ele
almadan mümkün olamaz.
Kültür organik bir bütün olarak, geçmişten bugüne yazılı olmadan gelen toplumsal
alışkanlıklarını gelenekler birliği başlığı altında örf, adet, gelenek ve
göreneklerden meydana getirir. Marx’ın değimiyle “doğa’nın yarattıklarına
karşılık, insanoğlu’nun yarattıkları” olan kültür de, insanın
gereksinimlerini karşılamak üzere, gelenekler birliğini yaratmıştır. Kültür ve
gelenekler birliği, bireylerin gereksinimlerini gözeterek ve onların
maddi-manevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere değişirler. Bu ihtiyaç, mitolojik
rivayetler, dini inançlar, sosyal miras ve manevi hukuktur. Her toplum
kültürlenme ve kültürleşmeyle birbirine benzese de, kültürler arası
farklılaşma-sınıflaşma, milli değerlerden oluşan gelenekler birliği dolayısıyla,
her toplum kendi biricikliğini ilan eder. Bu açıdan gelenekler, alıcısı olan
toplum tarafından seçilen ve kabul edilen seçilmişlerdir. Gelenekler ancak ve
ancak toplumun onu seçip, onu uygulaması ve tekrar uygulamasıyla oluşur.
Gelenekler birliğini kısaca açıklamakta fayda var. Bunlar tarafımca, toplumun
önem arziyatına göre yapılması zorunlu olandan, yapılması tavsiye edilene doğru
sıralanmıştır;
1- Örf: Kanunlarla belirlenmemiş olan, halkın kendiliğinden uyduğu davranışlar
bütünüdür. Töre, kelimesiyle benzer bir mana taşımaktadır. Örf veya töre,
toplumun bilinçdışı alışkanlıklarından meydana gelen ve toplumsal ahlakı,
kurallarla sağlayan, sınırlamalarla terbiye eden, yazıya geçirilmemiş yani gayri
resmi niteliği olan ata yadigarlarıdır. Örfe dahil olan alışkanlığın,
uzun zaman önce uygulanmaya başlandığı muhakkaktır. Bazen örfün koyduğu yasak ve
sınırlamalar devletin resmi hukukundan bile caydırıcı olsa da, bu onun hiç
değişmeden hep var olacağı anlamına gelmez. Nasıl ki kültürler değişir, ihlal
edilen bazı örfler ihtiyaçlara cevap veremediği anlaşılınca saygınlığını yitirir
ve kullanılmayarak zamanla unutulur. Türk aile yapısı, örflerin belirlediği
kurallarla inşa edilmiştir. Mesela kadının zinada bulunması, örfün çiğnenmesi
olarak görülür.
2- Gelenek: Gelmek fiilinden gelir. Törelerin sözlü aktarımıdır. Bir kuşaktan
ötekine geçirilen manevi kültürdür. Bir alışkanlığın gelenek grubuna
dahil olması için en az üç kuşak boyunca uygulanmış olması gerekir. Tıpkı örf
gibi kuralcı yapısıyla, geleneğin de yaptırım gücü kuvvetlidir ve bireyin belli
başlı bazı geleneklere karşı çıkması durumunda, toplumun katı ve sert çıkışıyla
maruz kalması muhtemeldir. Aile, hukuk, din, politika gibi toplumsal kurumlar
üzerinde etkilidir. Öte yandan bilim ve sanat, geleneklerin daha az etkisi
altındadır. Gelenek, sosyal bilimcilerin en çok dikkatini çeken kültürel dokular
arasındadır. Örneğin ünlü antropolog Benedict, geleneklerin toplumun tutum ve
davranışlarını yönettiği için araştırmacıların geleneklere odaklanmadan hiçbir
şey göremeyeceklerini vurgular. Yine Özbudun’un saptamasıyla gelenekler, alıcısı
toplum olan seçilmişlerdir. Gelenek, bana göre bizi biz yaparak aynılaştıran ama
ötekilerden farklılaştıran ulusal bir kimlik kartıdır.
3- Âdet: Alışkanlıkların oluşturulmasıdır. Tekrarlanarak geçmişten günümüze
gelen ve güncel uygulamasında mantığı sorgulanmayan, yüzeysel davranış tarzları
olduğundan, düşüncesiz taklit olarak süregelen alışkanlıklar zinciridir.
Bu açıdan örf ve gelenek gibi yıkılmaz değildir. Kültürel olarak “tavsiye
edilen” davranış kalıplarıdır.
4- Görenek: Görmek fiilinden gelir: bir şeyi eskiden beri görüldüğü şekilde
yapma alışkanlığıdır. Gelenekler birliği içerisinde yaptırım gücü en zayıf
olanıdır, ama günlük hayatta en çok muhatap olunan günlük yaşayış görgü
kurallarıdır. Görenek, toplulukta nasıl davranılacağını örgütlediğinden, görgü
öğretmeni gibidir.
Sibel Özbudun’un konuya kuşbakışı ama yerinde olan saptamasıyla toparlamak
istiyorum:
“Gelenekler bir topluluğun geçmişinden devralıp atalarına saygı gereği
sürdürdükleri duyuş-düşünüş-davranış örüntüleri değil, mevcut kuşakların
dağarcıkları içinden seçerek benimsedikleri, benimserken de dönüştürdükleri ve
içerdikleri ‘kadimlik’ duygusu nedeniyle yaptırımcı/normatif bir değer yüklenen
dinamik süreçlerdir” (Özbudun, 2005: 65).
|